DOLAR 32,2172
EURO 34,9686
ALTIN 2.428,24
BIST 10.660,42
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara 27°C
Açık
Ankara
27°C
Açık
Cts 30°C
Paz 31°C
Pts 32°C
Sal 32°C

FİLİSTİN-İSRAİL SAVAŞINDA İNSANCILLIK

Hamas’ın İsrail’e saldırmasıyla on yıllardır süren Filistin-İsrail savaşı, yeni bir boyut kazandı. İlk günlerde bu saldırısıyla Hamas’ın İsrail’e ne kadar büyük koz verdiğini, bunun İsrail saldırganlığını artıracağını iddia edenler oldu. Filistin’in iyiliği isteniyor olabilir ama İsrail saldırganlığı ve zulmü yokmuş gibi davranıyorlar. Silahların konuşmaması barış değildir. Birkaç hafta önce silahlar konuşmuyor diye barış yoktu.

Gereğinde savaşı başlatan taraf olunabilir

Savaşta, bizim Kurtuluş Savaşımızdaki gibi molalar vardır. Bu molalarda güç biriktirilir. Büyük Taarruz’u gerçekleştirmek için bir yıl hazırlık yapıldı. Askerlerimiz bu molada futbol maçı bile oynuyordu. Büyük Taarruz, savunmadan saldırıya geçiştir. Bu anlamda süren savaşın yeni aşaması olarak saldıran taraf biz olduk. Atatürk 1937’de Suriye Başbakanı Cemil Mardam ile yaptığı görüşmede, Fransızlar engel olursa Suriyelilerin ordusu olmasa bile Türkiye’nin, ordusuyla Fransızlara engel olacağını ve ordumuzun geri çıkacağını şu sözleriyle vurgular:

“Ben ve hükümetim sizin tam bağımsızlığınızı istiyoruz. Eğer Fransızlar mani olursa Fransızlara da söyleyecek sözlerimiz vardır. Ona da kefilim. Suriyelilerin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz kafi. Söz veriyorum: İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım.” [1]

Hamas’a bakıldığı kadar İsrail’in şaşkınlığına bakılmıyor

Tv ekranından bakarak Hamas’ı eleştirmek kolay. Buna bir de Hamas’ın İslamcı yönü eklenince, kimilerince eleştirmek daha da kolaylaşıyor ama unutmayalım ki Filistin’de ve savaşı birebir yaşayan biz değiliz. Filistin’in yıllardır süren mücadelesi görmezden gelinemez. Hamas saldırmasa sorun yok muydu!

Hamas’a bakıldığı kadar İsrail’e de bakılmalı. “Aşılmaz” denen demir kubbe yerle bir oldu. İsrail istihbaratının “ne kadar zaafiyet içinde olduğu” konuşuluyor. İsrail tedirgin. Hastane, okul saldırıları, güçlerinin değil, korkularının, acziyetlerinin sonucu.

Kimileri İsrail’i kınayıp “savaşa hayır” diyor ve “barış” talep ediyor. Barış, “kimse ölmesin” şeklindeki insancıl söylemle olmaz. Barış, savaşın sebeplerini ortadan kaldırarak sağlanır. Bu ise emperyalizme karşı mücadele ile olur.

“Barış” talebi, tarafsız ve çözümsüz. Barış için İsrail’in dediği mi Filistin’in dediği mi başka şey mi olmalı?

Çözüm yok. Siz istediniz diye nerede barış sağladınız?

Emperyalizm, bu işin neresinde?

Barışı, Batı’dan bekliyorlar. Oysa Batı, Akdeniz’e gemilerini yığmış. İsrail, orada emperyalizmin üssü olduğu için desteğe geldiler. Bu yığınağın bölgeye ve ülkemize de gözdağı olduğu ortada. Biden, çocuk ölümlerini bile umursamadı İsrail’e geldi. “Savaşa hayır” söyleminde bulunanlar, niyet etmese de “her savaş kötüdür” şeklinde anlaşılabilir.

Atatürk’ün “savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir” sözündeki zorunluluk vatan savaşı içindir. “Savaşa hayır” dendi mi, emperyalist savaş mı vatan savunması mı olduğu belli olmuyor. Vatan savunması için savaşa evet, emperyalist savaşa hayır. Filistin halkının, Hamas’tan veya başka oluşumlardan ayrı bir vatan ve özgürlük mücadelesi var. Hamas, mücadelenin unsurlarından sadece biri. Savaşta haklılığı belirleyen, kimin başlattığı değil vatan savunmasıdır.

Savaş, emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşmasında siyasetin zor (şiddet) yoluyla yürütülmesidir. Prusyalı general Clausewitz’in “Savaş Üzerine” eserinde dediği gibi “savaş siyasetin başka araçlarla (şiddet) devamıdır.”[2]

Savaş, siyasetin bir yoludur. Savaş, sermaye sınıfının karını artırma siyasetinin bir yoludur. Mustafa Kemal Atatürk bunu şu sözüyle ortaya koymuştur:

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler. Bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hakim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir.”[3]

Emperyalist sistemi ortadan kaldırmadan savaş önlenemez. Vatan savunmasına dayalı savaş, haklıdır ama emperyalist amaçlı yani kârı artırmaya dayalı savaş, haksızdır.

 “İnsancıl” söylem, insancıl değil

Çoğu kişi hastane bombalanana kadar Hamas’a kızıyordu. İsrail hastane, okul bombalayıp sivilleri, çocukları öldürünce insancıllıkları ortaya çıktı ve kınayarak içlerini rahatlatıyorlar. Tam da emperyalistlerin istediği şey. Emperyalistler kınamakla yetinmenizi istiyor. Çünkü çözüm yok, haklı savaş-haksız (emperyalist) savaş ayrımı yok, sadece kınayarak görevini yapmanın huzuru var.

Filistin meselesi, yalnızca İsrail’in hastane, okul saldırısına, çocuk ölümlerine bağlanamaz. Filistin onlarca yıldır özgürlük mücadelesi veriyor. Dahası Akdeniz’e savaş ve uçak gemilerini yığan Batı, emperyalist yüzünü bir kez daha göstermiştir.

Lanetlemekle, üzülmekle, yas ilanıyla yetinmek, daha doğrusu çözümsüzlük, aslında vahşeti istemeden artırır. Çünkü, bu tür pasif “mücadele”, emperyalistlere “bunların daha fazla yapacağı bir şey yok” dedirterek cesaretlerini ve katliamları artırır. Dahası, pasif “insancıl” söylem, savaşın sürmesine neden olarak barışı engeller.

Arap’a, İslam’a veya Yahudilik’e mesafeli duruş çözüm mü?

Kimisi Arapların, Osmanlı’yı arkadan vurduğu, Araplara güvenilemeyeceği, İslam’ın veya Ortadoğu’nun çatışma ürettiği tezi üzerinden bu savaşta tarafsız kalınması gerektiği, üzerinden Filistin’i yalnız bırakıyor. Kimi de İsrail’i vahşetinin Yahudilik’ten kaynaklandığını düşünrek dinsel temelde mücadele yürütüyor. Bu iki bakış açısı, zır gibi görünse de dini, etnik yapıyı referans alması yönüyle benzer.

İlkin, çağımız emperyalizme karşı milletlerin, milli devletler olarak örgütlenip bağımsız devlet olma çağı. Kısaca emperyalizm çağındayız. O halde millet, etnik dinsel, mezhepsel aidiyetlerin ötesinde ortak coğrafyada acıda, tasada, kıvançta, kısaca ortak gelecekte birleşmektir. Milletleşmeyi, milleti dışlayarak etnisite ve dinsel temelde verilen mücadele, eksik olması yünüyle hatalıdır, çözümsüzdür. Filistin’in de İsrail’in de Milet ve devlet olarak yaşama hakları vardır. Fakat şu anda olan İsrail’in, Filistin’i ortadan kaldırmak istemesidir.

Din üzerinden verilen mücadelenin eksik olmasını Yahudilik üzerine 1840’larda Almanya’daki tartışmaları hatırlatarak yapalım. Almanya’da Yahudi cemaati siyasal ve dinsel kısıtlamalardan kurtulmayı talep ediyordu. Bauer’e göre din insanların icadıydı ve halkın aydınlanmasını önleyen bir “afyon” haline gelmişti. Bauer, iki dini (Hıristiyanlığı ve Museviliği) ortadan kaldırmakla meselenin çözüleceğini sanıyordu. Böylece Almanlarla Yahudiler “eşit vatandaş” olacaklardı. Karl Marx, öğretmeni Bauer’in dine bu şekilde yaklaşmasına karşı çıkarak şunu diyordu:

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin [ruhun] dışlandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor.”[4]

Marx’a göre din, kölenin efendisinden gördüğü eziyetin, marabanın ağadan yediği dayağın, işçinin emeğinin sömürülmesinin, işine yabancılaşmasının acısını gidermeye yarayan işleve sahipti. Marx, hedefini dine yöneltmiyordu, dinin işlevinden bahsediyordu. Marx da Almanya’nın “din devleti” olmasını istemiyordu ama bu, dinlerle kavgayı gerektirmiyordu. Eşit vatandaşlık dine değil, emek sömürüsüne dayanan mülkiyet ilişkilerine dokunularak sağlanabilirdi. Marx, Bauer’in Yahudilerin veya başka inançtaki insanların yaşamda karşılaştıkları sıkıntılarının nedeninin din olduğu iddiasını şöyle eleştiriyordu:

“Din artık bizim için neden değil, tersine yalnızca dünyasal sınırlılığın fenomeni olarak söz konusudur. Bu yüzden biz özgür yurttaşların dinsel sıkıntılarını onların dünyasal sıkıntılarıyla açıklıyoruz. Dünyasal kısıtlamalardan kurtulabilmeleri için dinsel sınırlılıklarının üstesinden gelmek zorunda olduklarını öne sürmüyoruz…Biz dünyasal sorunları teolojik sorunlara dönüştürmüyoruz, teolojik sorunları dünyasal sorunlara dönüştürüyoruz.”[5]

Ona göre insanın acı çektiği, ezildiği, emeğinin sömü­rüldüğü gerçek dünyanın ekonomik, toplumsal koşullarını düzeltmek gerekiyordu.[6]

Çözüm var

Emperyalizme karşı ekonomik, diplomatik, silahlı mücadele büyütülürse esaslı mücadele verilmiş olur. İtidal telkin eden ve topu Batı’ya atan pasif insancıl söylem bırakılmalı. Çözüm var. Bunlardan bazılarını sıralayacaksak:   

  1. Meseleye din, etnisite üzerinden değil, milli devletlerin özgür yaşama isteği üzerinden yaklaşılmalıdır.
  2. Üslerimizden ABD askerleri çıkarılmalıdır.
  3. Emperyalizme karşı bölge ülkelerinin antiemperyalist birliği sağlanmalıdır.
  4. Daha genel olarak Filistin’in yanında yer alan Asya ülkeleriyle dayanışma artırılmalıdır.
  5. Esad ile el sıkışılmalıdır.
  6. NATO’dan çıkılmalıdır.

Mustafa SOLAK

[1] ATABE, c.30, 2011, Kaynak Yayınları, İstanbul, s.122; Atatürk, Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, Der: Musa Sarıkaya, Kaynak Yayınları, İstanbul, s.252.

[2] Carl Von Clausewitz (çev. H. Fahri Çeliker), Savaş Üzerine, Genelkurmay Basımevi, 2. Baskı, Ankara, 1991, s. 33.

[3] M. Kemal Atatürk, Hakimiyet-i Milliye gazetesi, 20 Temmuz 1920.

[4] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 1997, s.192.

[5] Karl Marx, Yahudi Sorunu, çev. M. İlhan Erdost, Sol Yayınları, Ankara, 1997, s.14.

[6] Marx’ın din konusundaki görüşleri için “Laikliği Doğru Anlamak” kitabım okunabilir.

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.