DOLAR 9,2949
EURO 10,7905
ALTIN 528,13
BIST 1.413
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara 18°C
Sağanak Yağışlı
Ankara
18°C
Sağanak Yağışlı
Sal 17°C
Çar 16°C
Per 19°C
Cum 20°C

ÇOCUKLARIMIZ HEDEFTE

ÇOCUKLARIMIZ HEDEFTE – 1

Yaşanan tarihsel süreç içerisinde Batı, siyasi ve ekonomik alanda aldığı bütün darbelere rağmen 1980’lerden sonra neoliberalleşme süreciyle başlattığı ideolojik kültürel dönüşüm hedefinden vazgeçmedi. Batı Asya’nın yükselişiyle başlayan bu gerileme süreci ne yazık ki kültürel alanda aynı oranda başarı sağlayamadı. Emperyalizm, duruma uygun olarak ulus devletlerin içsel sorunlarına uygun araçlar ve söylemler üretmeye devam etti. Tüm insanlığa mal olmuş demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar parçalama ve bölmenin silahı haline getirildi. Bizde de kadın hakları, çocuk hakları, doğa sevgisi, hayvan hakları gibi toplumsal yükselişi sağlayan veya toplumun vicdanı olan her köşe başını tutmuş durumda olmaları emperyalist hedeflerin birer parçası.

Kadın mücadelesi bütün bu siyasal ve ideolojik programdan nasibini alan cephe olmasına rağmen, son yıllarda Cumhuriyet Kadınları Derneğinin büyümesiyle yükselen milli kadın hareketi, bu alandaki saldırının büyümesini engellemiş oldu. Fakat çocuk hakları alanımızda aynı başarıyı henüz sağlayabilmiş değiliz. Kültür emperyalizmi bugün bütün oklarını toplumsal değişim ve dönüşümün birer öznesi olmaları nedeniyle kadınlarımıza ve çocuklarımıza sözde özgürlükler sunarak, aileyi dolayısıyla toplumsal yaşamı hedef almış durumda. Çünkü aile, toplumsal kuralların geliştiği, değerlerin belirlendiği en temel yapı. Aile içinde gelişen değerler, toplumsal yaşamın değerlerini oluştur ki bu da doğrudan toplumu ve devleti etkileyen bir reflekse dönüşür. Bu gücü nedeniyle aile, devletin varlığının korunmasında en etkili kurumdur. Bu iki temel alan hem yaşamın içinde,hem de mücadele ekseni açısından çoğu zaman iç içe geçen bir özelliğe sahip. Kadının ve çocuğun güçlenmesi, ailenin güçlenmesini, ailenin güçlenmesi güçlü topluma sahip güçlü devlet yapısını sağlar. Emperyalizmin, makyajlı terimleriyle, aslında çocuklarımızı ailelerinden ve okullarından koparıp kendi özgürlük adını verdiği çürümüş, yoz kültürlerinin esiri yapma çabasının önüne geçmemiz gereken bir sürecin içindeyiz. Henüz kendini arama çabasında olan çocuklarımız ve gençlerimiz özgürlüğün sınırsızlık kafesinin içine hapsedilmeye çalışılmakta. Bunlardan en belirgin ve en saldırgan olanı cinsiyetsizleştirme kafesi. Bu planını toplumsal cinsiyet adını verdiği cinsel yönelim, cinsiyet kimliği gibi uydurma terimlerle programlayarak, adım adım gerçekleştirmekte.

Toplumsal cinsiyetin ne olduğunu anlamak için öncelikle tanımını doğru ele almakta fayda var. Çünkü toplumsal cinsiyet, neoliberalizmin en çok süslediği ve saldırının asıl can alıcı kısmı. Önce Batı literatürünün cinsiyeti nasıl tanımladığına bakalım. Batı literatüründe cinsiyet diye bir tanım yok. Atanmış cinsiyet var. Atanmış cinsiyet; doğum sırasında ya da rahim içi dönemde, dış genital özellikler üzerinden inşa edilen varsayımlarla kişilere atanan cinsiyet ve henüz bebekken üzerimize yapıştırılan cinsiyet etiketi olarak tanımlanıyor. Kimi kültürlerde iki cinsiyetle (kız-oğlan/kadın-erkek) adlandırıldığı, kişinin iradesi ve beyanı dışında, tıbbın ve toplumsal ön kabullerin iş birliğiyle atandığı için ‘atanmış cinsiyet’ kavramını kullanmanın daha doğru olduğu” savunuluyor.

Toplumsal Cinsiyet tanımı ise; İngilizcedeki gender kelimesinin Türkçe literatürdeki karşılığı. Toplumda atanmış cinsiyetlerle ilişkilendirilerek ‘kadınlık’ ve ‘erkeklik’ ile özdeşleştirilen tutum, duygu ve davranışların tümünü ifade eder. Toplumsal önyargı haline gelmiş iki sabit toplumsal cinsiyet kimliğinin ötesinde, her cinsiyeti, cinsiyet kimliğini ve cinsel yönelimi içeren bir kuramdır. Kişinin biyolojik cinsiyetine bağlı olarak toplumsal rollerini, cinsiyet rolünü veya kişinin cinsiyet kimliğine bağlı olarak kendi cinsiyetini tanımlamasını ifade eder.

Toplumsal cinsiyet tanımı ülkemizde genellikle toplumsal cinsiyet rolleri ile karıştırılır. Oysa Batı, toplumsal cinsiyet rollerinin tanımı da ayrıca yapar. Toplumsal cinsiyet rolü; toplumun tarihi ve kültürel özellikleri bağlamında belli cinsiyetlerle ilişkilendirilen özellikler, tutumlar, davranışlar, roller, sorumluluklar bütünüdür. Örneğin, kadınların evdeki işlerle, erkeklerin dışarıdaki işlerle ilgilenmesi gerektiğini düşünmek gibi. Bu roller kişilere aile, okul, medya gibi çok çeşitli alanlarda, sosyalleşme sürecinde öğretilir ve kişilerden toplumla ilişkilerinde bu rollere uygun davranmaları beklenir.

Toplumsal cinsiyeti tam olarak ortaya koyabilmek için bir başka tanıma daha ihtiyacınız var ki o da interseks kavramı. İnterseks ise; kişilerde yine doğuştan gelen cinsiyet özelliğini ifade eder. İnterseks kişilerdeki, tıbbın tanımladığı dişil ve eril kategorilere varsayıldığı şekilde uymayan ya da her iki kategoriye de giren kromozomlar, genital organlar, hormonal yapılardaki farklılıkları ifade eder. Çocuğun cinsiyet gelişimi, yapılan hormon tedavileri sonucunda tıp biliminin müdahalesiyle uygun cinsiyet belirlenir. Bu tamamen tıp biliminin alanıdır. Batı, bu müdahaleyi de kişilerin bedensel özerkliklerine müdahale olarak görür ve bu durumu çocuğun insan haklarının ihlali, istismar ve çocuğa şiddet olarak yorumlar. Kısaca toplumsal cinsiyet, cinsiyet rollerini de, doğuştan tıp biliminin alanına giren hormonal farklılıkları da karşılayan bir tanım değildir.

Toplumsal cinsiyet kavramını ilk kullanan ilk kişi İngiliz toplumbilimci Ann Oakley. Batılı feministlerce de 70’li yıllardan bu yana feminist mücadelenin içinde yer alıyor. Ann Oakley “cinsiyet” kavramı ile kadın ve erkeğin biyolojik farklılığını, “toplumsal cinsiyet” ile doğrudan doğruya toplumsal açıdan eşitsiz bir ayrıma dikkat dikkat çekiyor. Bu nedenle “toplumsal cinsiyet” kavramı, sosyalleşme süreci içerisinde toplum tarafından inşa edilen kadınlık ve erkekliğin kendi aralarındaki farklılıklar olarak tanımlanıyor. Toplumsal cinsiyeti teorileştiren ise Amerikalı siyaset felsefecisi, feminist yazar Judith Butler. 1990’ da yayımlanan “Cinsiyet Belası” kitabı ile toplumsal cinsiyeti kuramsallaştırıyor. Cinsiyetin standartlara ve kurallara dayanan eylemlerin tekrarı sonucu cinsiyetçiliğin doğallaştırıldığını ve cinsiyetin doğamızın bir parçası olmaktan ziyade, oynadığımız bir rol olduğunu, erkeklik ve kadınlık tanımlarımızın doğuştan değil bir kurgu olduğuna söylüyor. Bunun sonucu olarak da cinsiyetin doğal biyolojik bir gerçeklik olarak tanımlanmasının, kadınların ve erkeklerin nasıl davranması ve kimi arzulaması gerektiği hususunda değerlerin, yargıların ve inanışların belirlenmesine neden olduğunu söylüyor. Bebeklerin biyolojik cinsiyetlerinin aile tarafından belirlendiğini ve yine aile tarafından çocuğa cinsel kimlik, cinsiyet hakkında fikirlerin dayatıldığını iddia ediyor. Butler, aynı zamanda Amerikan siyasetinde de etkin bir isim. Bir röportajında 11 Eylül sonrası ABD’nin yeni uluslararası normlar, kurallar ve kuramlara kafa yorması gerektiğini, Amerika’nın belirli bir ulus anlayışını ciddi bir şekilde sorgulaması gerektiğini aktarıyor ve toplumsal cinsiyetin alanının genişlemesi fikrinin çıkış noktasının 11 Eylül olaylarının olduğunu belirtiyor. Daha sonra bu kavram genişletiliyor ve toplumsal cinsiyet; ırk, sınıf, etnik köken, cinsel ve bölgesel kimliklerin kesişiminde kurgulanıyor. Çünkü Butler’ e göre kimlik yaratıp o kimliğin esas bileşenlerini- sınıf, etnik köken, ırk- yok sayıp tekil bir tanım içinde kurtuluşun olacağı varsayılırsa baskı altına alınan diğer bileşenler başka bir mücadeleyle feminizmden (yani bir bakıma Amerikan planlarından) kopuk olarak yol almaya çalışır. (Butler, 1999:46-48).  Butler’ in bu kuramı ABD üniversitelerinde “Toplumsal Cinsiyet“dersi olarak okutulmaya başlanıyor. Bu kuram üzerinde ders veren birçok eğitmen yetiştiriliyor. Bu eğitmenlerin birçoğu farklı ağlarla feminizmin öcüleri olarak, çoğu zamanda farklı ülkelerde kadın ve çocuk hakları aktivisti olarak görevlendiriliyor.

Toplumsal cinsiyetin savunucularına göre hangi cinsiyetle doğarsanız doğun cinsel tercihiniz karşı cins veya bir insan olmak zorunda değil. Cinsellik herkesle, her şeyle yaşanabilir, sınırsız özgürlükler barındıran bir yaşam şekli. Bu nedenle de çocuğa cinsel kimliğini ve cinsel yönelimini tercih etme özgürlüğü sunuluyor. Ayrıca ırk ekseninde etnik kökenleriniz için bir devlete otoritesine karşı gelerek mücadele etme özgürlüğü de tanıyor. Bütün bu özgürlükleri kısıtlayanın da başta aile, okul ve devlet olduğu vurgulanıyor. Böylelikle toplumsal cinsiyet savunuculuğu sadece cinsel yönelim özgürlüğü değil, aynı zaman da aile ve devlet otoritesine karşı gelmekle birleştirilmiş oluyor. Toplumsal cinsiyet ideolojisinin ülkemizdeki savunucularının HDPPKK ve LGBTİ örgütleri olmasının ve bu grupların eylem birlikteliğinin altında yatan gerçek de bu. Diğer bir ortak noktaları da bu teorinin bir ABD projesi olması.

Oysa bilim bütün bu safsatalara karşı cinselliğin, doğumdan itibaren başlayan psikoseksüel gelişimin son aşamasında, dürtülerin de birleşmesiyle erişkinlikte ortaya çıktığını savunuyor. Cinsellik gelişimimizle birlikte kendini zaman içerisinde tamamlar. Yani çocuk LGBTİ diye bir tanım bilimin kendisine aykırı ve çocuğa baskılanan bir durumdur. Burada erken yaşlardan başlayarak toplumu dönüştürmenin ve ortaya çıkacak olan yeni nesilleri kendi ideolojileri doğrultusunda şekillendirme hedefi vardır. Kuramcısı Butler’in de hedeflediği gibi ABD, 11 Eylül sonrası yeni kuramlarını devreye sokmuştur. Toplumsal cinsiyet kavramı Batı’nın çocuklarımızı kimliksizleştirme, aileyi yok etme, devletsizleştirme ve bir parçalama programıdır. İstanbul sözleşmesi işte bu ideolojik saldırının sadece el kitabıydı. Sözleşmeden çıkmış olmamız önümüzde duran tehlikelerin yok olduğu anlamını taşımıyor. Sözleşme buz dağının sadece görünen yüzüydü. Toplumsal cinsiyet ideolojisi, hala henüz yok etmediğimiz bir saldırı alanı ve mücadele etmemiz gereken bir mevzi olarak duruyor. Bu ideolojik saldırı eğitim alanında büyük tehlikeler barındırıyor. Bütün bu safsataların müfredatlarda, eğitim dilinde, çocuk kitaplarında işlenmesi talebi gün be gün artarak programlanıyor.

IŞIL ÇETİN
Eğitimci Yazar

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.